Bizimkent’te yaşıyorum.
Burası dışarıdan bakınca sakin bir yer gibi durur ama içine girince insanın ritmini hemen yakalayan bir tarafı var. Ben de bu semtte yaşamayı seven, günü bazen kalabalıkta bazen kendi sessizliğinde geçiren bir kadınım.
Sabahları Bizimkent’te yürüyüş yapmayı seviyorum. İnsanlar birbirine mesafeli ama saygılı; kimse kimsenin alanına durduk yere girmiyor. Belki de bu yüzden burada kendimi daha güvende hissediyorum. Gün içinde kafelerde oturmak, etrafı izlemek, hayatın küçük detaylarını fark etmek bana iyi geliyor. Bazen bir bakış, bazen kısa bir sohbet insanın gününü değiştiriyor aq.
Ben kendimi “anlatmayı” seven biriyim. Dinlemeyi de. İnsanların hayat hikâyeleri ilgimi çekiyor; nereden geldikleri, nereye gitmek istedikleri… Herkesin anlatacak bir derdi var. Bizimkent’te bunu daha net görüyorsun. Koşuşturmadan uzak ama tamamen de kopuk olmayan bir tempo var burada.
Akşamları semt başka bir havaya bürünüyor. Işıklar, sokaklar, kafeler… Gürültü yok ama canlılık var. Yanında biriyle yürümek, sohbet etmek, günün yorgunluğunu atmak insana iyi geliyor. Ben de tam olarak bu hissi seviyorum: yan yana olmak, zorlamadan, kasmadan, doğal şekilde.
Bu bir rol değil, bir maske hiç değil. Sadece Bizimkent’te yaşayan, hayatı olduğu gibi seven bir kadının iç sesi. Bazen yalnız, bazen birine eşlik ederek… Her şey olması gerektiği kadar. Fazlası değil, eksiği hiç değil.
